KONYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ

İZN-İ SULTÂNÎ

Hasan Yaşar

Hicretin birinci asrından bu yana İslâm âleminde toplu halde edâ edile gelen cuma namazının edasının şartlarından birisidir izn-i sultânî. Allah'ın müstesnâ nimetlerine zarf teşkil eden cuma gününün İslâm'da çok önemli bir yeri vardır. Hayatı boyunca Hz. Peygamber (sav) Medîne'de bu namazı bizzat kıldırmış, sonra Hulefâ-i Râşidîn devlet başkanlığı yanında cuma imamlığını da yürütmüşlerdir. Daha sonraki devirlerde de cuma imamlığı ya halifenin, yahut da onun izin verdiği önemli kişilerin vazifesi olarak telâkki edile gelmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in bu ibâdetle ilgili âyetleri ihtiva eden 62. sûresine "cuma" isminin verilmiş olması İslâm'ın cumaya verdiği önemin parlak bir işaretidir. Cuma namazı;
Müslümanların dinî hayatında olduğu gibi, siyasî ve ictimâî hayatında da büyük tesir icrâ etmiştir.
Cuma namazının şartlarından birisi olan; İmam, devlet başkanı (veliyyu'l-emr) veya onun vekâlet ve izin verdiği kimse tarafından kılınması gerektiği konusunda Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’deki uygulamaya dair bir vesikayı konu alarak çevirisini sunacağız ve bu konu üzerinde düşüncelerimizi açıklayacağız.
Koyunoğlu şehir müzesi ve kütüphanesinde Yazmalar bölümü 5995 numarada kayıtlı olan sultân Abdülhamid dönemine ait olan(13091891) bu vesika bir berât-ı alişandır..Bu berâtta özet olarak Konya Kovanağzı mahallesinde bulunan bir mescidin camiye tahvil edilerek Cuma mescidi haline getirilmesi, minber konulması ve buraya hatip tayinini konu almaktadır.

HÜVE’L-MU’ÎN

(TUĞRA) SULTÂN ABDÜLHAMİD B. ABDÜLMECİD HAN EL-MUZAFFERÜ DÂİMEN
FERMÂN-I ŞERİF-İ ÂLİŞÂN SÂM’İ-İ MEKAN-I SULTÂNÎ VE TUĞRÂYI ĞARRÂYI CİHAN ŞÂN-I HAKÂNİ HÜKMÜ OLDUR Kİ
Medîne-i Konya’ya bir saat mesafede bulunan Koğanağzı nâm karye nâm-ı diğer Hamamcı nâm mahallesi mısır hükmünde kebir ve ahâlisi kesîr olarak kurb ve civarında camii şerif olmadığından mahalle-i mezkurede ashâb-ı hayr tarafından müceddeden bina ve inşa olunan mescid-i şerife minber vaz’la ikâme-i salât-ı Cuma ve i’deyne izn-i hümâyun-ı şahânem izinan kılındığı halde Medine-i mezkurenin Pürçüklü mahallesi ahâlisinden Kal’acı-zade Hasan bin Hacı İsmail’in vakf eylediği yevmî bin kuruş nükûdî nemâsından senevi üç yüz kuruş vazife ile hitabet cihetinin bi’l-imtihan ehliyetini nümâyan olan Hafız Sadreddin bin Ahmed’e tevcihine dair varid olan fihâ üzerine muamele-i kalemiyyesi ledeyi’l-icra ol babda muhkem defter-i bâ evkaftan alınan i’lam mucibince vâkıf-ı mûmâ ileyhin bir kıt’a vakfiyesini nukûd-i mezkure nemasının sülüsânını cami’i şerif-i mezkurede hatip olan kimesneye vazife tahsis eylediği musarrah olarak vakfiye-i mezkurenin malı şer’i şerife muvâfık kayd ve ihticâca layık görünmüş olduğundan bi ibâretihâ cihan kalemine kayd ile yedinde ibkâ ve mescid-i şerif-i mezkure minber vaz’ olunarak ikame-i salat-ı Cuma ve ‘ıdeyn izn-i hümayun-i şâhânem izinânla zikr olunan hitabet ciheti muma ileyh işbu râfi’-i tevkî’i refî’ü’ş-şân-ı hâkâni Hafız Sadreddin zîde salâhühüye bi’t-tevcih müceddeden kalem-i mezkure kayd ile yedine berât-ı âlişan i’tâ olunmak babında cânib-i nezâret-i evkâf-ı hümâyunumdan bâ telhis ledeyi’l-arz bin üç yüz sekiz senesi zi’l-ka’desinin on birinci günü neşr-i fütûh ve sudur eden hatt-ı hümâyun şevket-makrun-i şâhânem mucibince hitâbet-i mezkure mûmâ ileyhe tevcih olunmağın bi’l-kayd bu berât-ı hümayunumu verdim ve buyurdum ki mûmâ ileyhe zikr olunan hitabet cihetine ber mûcib-i vakfiye nukûd-i mezkure nemasının sülüsâsıyla mutasarrıf olup edâyı hüsn-i hizmet eyleye tahrîren fi’l-yevmi’r-râbi’a aşar min şehr-i cemâziye’l-evvel sene tis’in ve selâse mie ve elf.(14 Cemaziyel Evvel 1309 16 Aralık 1891)
Mahruse-i Kostantıniyye

EVKÂF-I HÜMÂYUN HAZİNE-İ CELİLESİNE MAHSUS BERÂT-I ÂLİŞÂN ALMAK İÇİN VARAKADIR
YALNIZ ON KURUŞTUR
10

Tercümesini sunduğumuz vesikada iki husus dikkat çekmektedir.
Birincisi; Cuma namazı için izn-i sultânî olması ve minber konulması için divan-ı hümayundan izin alınması, ikincisi de bunun evkaf idaresi tarafından kaydedilmesidir.
İzn-i sultânîye geçmeden önce cumanın edasını şartlarına bir bakacak olursak şöylece özetlenebilir;
a) Şehir veya şehir hükmünde olan yer ile bunun civarında kılınacak.
b) İmam, devlet başkanı (veliyyu'l-emr) veya onun vekâlet ve izin verdiği kimse olacak.
c) Öğle vaktinde kılınacak.
d) Hutbe okunacak.
e) Cami herkese açık olacak.
f) Cemaat ile kılınacak

İzn-i sultânî:
Bazı müctehidler Cuma namazında devlet başkanının bulunmasını, namazı onun veya temsilcisinin yahut da izin verdiği kimsenin kıldırmasını şart koşmuşlardır. İleri sürülen deliller tetkik edilince; konunun , sadece fitne ve kargaşalığı önlemek gâyesine bağlı bulunduğu görülmektedir. Cuma namazında imamlık şerefli bir vazife olduğundan devlet başkanı veya onun temsilcisi var ise bu şerefin ona ait olduğu kabul edilmiş. Hz. Peygamber (sav) ve halifelerinin bu namazı -diğerleri gibi- bizzat kıldırdıkları da göz önüne alınmıştır.
Bunlar bulunmadığı zaman herkesin bu namazı kıldırmak isteyeceği, idareye muhâlif olanların minberi kendi emelleri istikametinde kullanabilecekleri, bunun da kargaşalık ve kavgaya sebep olabileceği dikkate alınarak "kime izin verilirse cumayı o kıldırır" denmiştir.
Cuma günü ve namazı ile alâkalı âyet ve hadislerde cuma namazının şehirde kılınacağı, şu kadar cemâatle kılınacağı, ancak bir camide kılınabileceği, sultânın bulunması veya izin vermesi... gibi vücûb ve sıhhat şartları zikredilmiş değildir. Bu şartlar sözlerin delâleti ve tatbikattan, ictihad yoluyla çıkarılmış, üzerinde de ihtilâf edilmiştir. Şartlar üzerinde lüzumundan fazla titizlik gösteren ve bu yüzden cuma gibi büyük bir ibâdetin ifâsını güçleştirenlere karşı olan İslâm âlimleri vardır.
Netice olarak; hiçbir şart ve durumu cumanın kılınmasını iptal edecek derecede kat’i ve açık değildir. Dolayısıyla farz olduğu zamandan bu yana Cuma namazı her zaman kılana gelmiş ve inşallah kılınmaya da devam edecektir. Fakat Cuma namazının küçük mescitlerde ve cılız hutbelerin okunduğu yerlerde değil de şehrin en büyük camilerinde özellikle daha önceleri Cuma mescidi olarak kullanılan camilerde kılınması tercih sebebi olmalıdır. Bu durum hafta da bir gün de olsa şehirde ileri gelenlerin ve dostların buluşmalarına da vesile olacaktır. Konuyu Konya ölçeğinde değerlendirirsek, Cuma namazının Alaaddin camiinde veya Sultan Selim camiinde kılınması , özellikle buraların saltanat camisi olması ve aynı zamanda Mehmet Eminoğlu Hoca’nın tavsiyesine de muvafık olacaktır.
İkinci husus; Bu Vesikanın hazine-i evrak tarafından kayıt altına alınması ve Osmanlı’nın arşivcilik anlayışındaki hassasiyettir. Osmanlı’da Defterlerin korunması hususunda gösterilen ihtimam ve titizlik, en canlı ifadesini Sultan III. Mustafa (1757-1774) devrinde Ordu Divânı'ndan yayımlanan bir fermanda bulmaktadır. "...Defâtir sandıkları üzerlerine memurlar ile her kangınızın taht-ı kazâsına dâhil olur ise emîn mahallere konup gecelerde beklettiresiz ve hilâl-i râhda dahi kadr-i kifâye yarar kılavuz ve muhâfazacılar koşup emîn ve sâlim eyleyesiz ve siz ki kasaba-i merkûmenin kadı, a‘yân ve eşrâf-ı mûmâileyhimsiz, zikrolunan defâtir, Devlet-i Aliyye'nin hazînesi mesâbesinde olmağla muhafazasına takayyüd ve ihtimam cümlenize vâcib ve lâzım idüği ve iyâzen bi'llâhi Teâla bir varakına ve bir harfine hatâ ve zarar erişmek lâzım gelür ise cevaba kâdir olamayacağınızı gereği gibi mülâhaza ederek defâtir-i merkûmeyi kasaba derûnunda metîn ve mahfûz kârgir bir mahalde...vaz‘edüp... emnen ve sâlimen... hıfzolunduğunu tahrîr ve i‘lâma mübâderet eylemeniz".1
Nitekim defterleri, "devletin hazînesi" olarak vasıflayan bu anlayış, aradan takriben yüz seneye yakın bir zaman geçtikten sonra bile terkedilmemiş, Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde modern anlamda inşa edilen arşiv binasına "Hazîne-i Evrâk" adı, idarecisine de "Hazîne-i Evrâk Nâzırı" ünvanı verilmiştir.
Çekoslovak araştırıcı Josef Blaskovic'in bir makalesinde Gyöngös'teki bir vesikaya dayanarak Eğri Divânı'nın, Göngüş kasabasında 1647 yılında çıkan bir yangın üzerine toplanarak, dört yıllık vergi ve hizmetleri affettiğine dair ifadesinden, bir kısım eyalet arşivinin korunarak günümüze ulaştığı anlaşılmaktadır
Tercemesini yaptığımız Vesikanın altında matbu’ olarak yazılan bölümde “evkaf idaresi tarafından berât-ı alişan almak için varakadır” yazısından anlaşıldığına göre evkaf nezaretinin de bir arşivi bulunmaktadır. Yani belgeler hem hazine-i evrakta hem de evkaf idaresinde muhafaza edilmektedir. Ankara’daki vakıflar genel müdürlüğünün arşivinde bu belgeleri bulmak mümkündür. “Abideler ve kitabeleri ile Konya Tarihi” yazarı İbrahim Hakkı Konya’lı bu arşivden sıklıkla aktarmalar yapmaktadır. Bizim bu arşivi inceleme fırsatımız olmadı fakat İstanbul’daki Osmanlı Arşivleri daire başkanlığını müşahede etme imkanımız oldu. Daire başkanının ifadesine göre Osmanlı arşivinde yüz milyonun üzerinde belge bulunmakta bunların sadece yüzde on beşi tasnif edilmiş durumdadır. Bu durum bir yandan o kadar belgenin elde bulunması sevindirici öte yandan bunların henüz ne olduğunun ortaya çıkarılamaması üzüntü vericidir. Ayrıca Konya tapu müdürlüğünde zaman zaman vakıf kayıtlarını araştırmak için gittiğimizde de gördük ki; bizler maalesef arşive çok kayıtsız kalmışız. . Çünkü arşivlerimiz çoğunlukla zemin katlarda bakımsız ve çürümeye terk edilmiş durumdadır. Bu husus Denizlide katılmış olduğum arşivcilik eğitimi seminerinde bizzat konun uzmanları tarafından ifade edilmiştir.
Maalesef bizde henüz arşiv mantığı oluşmamıştır. Belki bunda farklı sebeplerde aranabilir. Kültürel anlamda bir nevi redd-i miras yapan ve 1931 lerde arşivini Bulgaristan satan bir anlayış bu sebeplerden birisi olabilir.Belki de bu sebeplerden birisi de dedelerimizden kalan bu belgeleri okuyamayışımızdır. . Dört yüz sene önceki ağdalı ve ağır Osmanlıca dahil. Biz henüz 1928’den bir yıl öncesinin neşriyatını ve belgelerini okuyamıyoruz. Çözüm olarak acizana şunları söyleyebilirim, arşivciliğe ve kütüphaneciliğe önem vermeliyiz ve her şehrin bir hazine-i evrakı olması lazımdır. Bir de Osmanlı Türkçesi öğretimini yaygınlaştırmalıyız.Fakat Bu meseleler konuşulduğu zaman, hemen Tevhid-i Tedrisat ve inkılap kanunları ortaya atılır ve mesele konuşulmadan ortadan kaldırılır. Bizim söylediğimiz ihtiyacın söz konusu kanunlara aykırı bir yanı yoktur. Çünkü, hal-i hazırda Türkiye’de Arapça, Farsça ve Osmanlıca okutulmaktadır. Fakat bu öğretim devede kulaktır, bütün öğrenim gençliğine şâmil değildir, gençler “kendi alanlarında, eskiyi bilmemektedirler!” .
Batı ülkelerinde nesiller arasında kopukluk olmamıştır. Her çocuk, dilinin nesir ve nazım ürünlerini, kültür ve bilim kitaplarını rahatça okuyabilmektedir. Dilde normal olarak gelişmenin olacağını, bazı kelimelerin asırların ötesinde kalacağını zaten normal akıl ve bilim kabul eder. Bizdeki durum tamamen başkadır. Bizim tez elden öğretimin her safhasına koyacağımız derslerle insanımızı ecdatlarıyla irtibatlı hale getirmeliyiz.
Sonuç olarak ; birkaç makalede ifade edilmesi mümkün olan konuları bir makalede derlemeye çalıştık ama bir vesikanın hatırlattıkları kabilinden kabul edilmesi temennisiyle

Kaynakça;
1-Hayrettin Karaman, İslam’ın ışığında Günümüz meseleleri,iz yayıncılık,İst.-2003
2-Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi,İstanbul-2003
3-Ali Osman Koçkuzu,Osmanlı Türkçesi üzerine,makale,Memleket gazetesi, Konya-Kasım 2005