KONYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ

ÖZET

III. ALÂADDİN KEYKUBÂT’IN OSMAN BEY’E YAZDIĞI RİVAYET EDİLEN BERATLA İLGİLİ BAZI DÜŞÜNCELER

III. Alaaddin Keykubat’ın Osman Bey’e yazdığı rivayet edilen beratın nüshaları, bazı münşeât mecmualarında yazılıdır. Makalede, verildiği rivayet edilen beratın içeriği üzerinde durulmuştur. Beratın yazılışı hakkında farklı görüşler olmasına rağmen, asırlar öncesinde evrensel nitelikteki bazı tavsiyelerin burada olması dikkat çekicidir.

Bu berat ve Osman Bey’in ona yazdığı metnin transkripsiyonları makalenin sonunda ek olarak verilmiştir.

Anahtar Sözcükler: Selçuklu, Alaaddin, Keykubat, Osman Bey, Berat.

 

SUMMARY

SOME TOUGHTS ABOUT BERAT WİCH WAS WRİTTEN BY III. ALAADDİN KEYKUBAT TO OSMAN BAG

There are textes of this berat in the some münşeât mecmuas. In spite of difference toughts about of writining or not writtining thise berat’s text, In thise article we aimed to consider about of contents of berat’s text which was written by III. Alaaddin Keykubat to Osman Bag.  Altough was written six century ago, it  ımplies Universal mesages to administrators of today.

Thise berat’s text trascript and its responsive text which was given by Osman bey to Alaaddin sultan olso has been added to end of thise article.

Key Words: Seljuk, Alaaddin, Keykubat, Osman Beg, Berat.

 

 

 

III. ALÂADDİN KEYKUBÂT’IN OSMAN BEY’E YAZDIĞI RİVAYET EDİLEN BERATLA İLGİLİ BAZI DÜŞÜNCELER

 

Hasan YAŞAR* [1] , Abdurrahman DAŞ [2]

 

 

“Bir saat adaletle iş gören bir yönetici, yetmiş yıl nafile ibadet yapmaktan daha hayırlı iş yapmış sayılır.” (Hadis)

 

 

    Berat, Arapça menşeli bir kelime olup, lügatte“yazılı kağıt, mektup”anlamlarına gelmektedir. Anadolu Selçukluları ve Osmanlı devleti tarihinde berat; belli bir toprağı, geliri veya her hangi bir konuda görev ve yetkiyi bir kimseye bıraktığını bildiren ve belli nitelikleri bulunan sultana ait yazılı emrin suretine verilen özel isimdir. Beratların yazılışında olması zorunlu bazı teknik özellikleri ve çeşitleri vardır. [3] Selçuklular döneminde bazı beylikler, sultan tarafından kendi beyliklerine berat verildiğini söyleyerek, idaresi altında bulunan yerlerde yetki ve gücünü artırmak, topraklarının sınırlarını genişletmek, yapacağı faaliyetlere meşruiyet kazandırmak ve halkın mutlak itaatini sağlamak hedefi gütmüşlerdir. III.Alâaddin Keykubat’ın Osman Bey’e verdiği rivâyet edilen, makalemizin konusunu teşkil eden bu berat belgesinin yazılışı da böylesine bir maksada yöneliktir. Tam metin transkripsiyonunu ekte vereceğimiz berat,  arşivlerde müstakil yazma nüshaları veya bazı münşeât mecmualarında metinleri mevcuttur.

Bu beratın verilip verilmediği veya kim tarafından verildiği hususu tarihçiler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Burada dört temel görüş söz konusudur:

1. II.Alaaddin Keykubat tarafından verildiği görüşü. Neşrî, Osman Gazi’ye hükümranlık alâmetlerini gönderen kişinin II.Alâaddin Keykubat(1282-1303)olduğunu söylemektedir. [4] II.Alaaddin’in bu tarihlerde yaşamadığı dikkate alındığında bu görüşün de tartışılabilir olduğunu söylemek mümkündür.

2. III.Alaaddin Keykubat tarafından verildiği görüşü. III. Alâaddin Keykubât’ın 1298-1302 tarihleri arasıda iktidarda olduğunu kabul eden tarihçiler, Osman Beğ’in Uç Beğliği’ni tasdik manasında bir fermanın sembolik olarak bu Selçuklu sultanı tarafında verilmiş olabileceğini söylemektedirler. [5] Bu görüş de bazı tarihçiler tarafından tenkit edilmiştir. Onlara göre Selçuklu sultanı, “...iktidarsız ve Moğolların elinde bir alet gibi istenildiği şekilde hareket ettiriliyordu. Bu şekilde hakimiyeti elinde tutamayan bir sultanın, bir uç beyine alem, kıymetli hediyeler vs. vermesi, yukarıdaki rivâyete uygun düşmemektedir.” [6]

3. II.Gıyaseddin Mesud tarafından verildiği görüşü. Bir önceki görüşü paylaşmayan tarihçiler, II.Gıyaseddin Mesud’un ikinci defa iktidarı(1302-1308) ile Osman Bey’in başa geçtiği tarihlerin aynı zamana rastlaması sebebiyle, bu beratı III. Alâaddin Keykubât değil, II.Gıyaseddin Mesud’un verdiği görüşündedirler. 

4. Beratın uydurma bir belge olabileceği görüşü. III.Alaaddin keykubat’ın iktidar dönemi ile Osman Bey’in beyliğin başına geçiş dönemi zaman bakımından hem tekabül etmeyişi, hem de dönemin siyasi, sosyal, idarî ve ekonomik durumunu, böylesine bir salahiyeti ve hediyeleri verebilecek imkana sahip olmayışı sebebiyle, bu belgenin uydurma olabileceği görüşündedirler. [7]

Beratın yazılışı hakkında ileri sürülen farklı görüşleri ortaya koyduktan sonra, üzerinde durmak istediğimiz husus, bu beratın muhtevasında yer alan tavsiyeler ve ona verilen cevaplarıdır. Bu konular irdelendiğinde, dönemin idarecilerinin yönetim anlayışları, halka ve diğer muhtelif zümrelere bakışları, devletin gelir kaynaklarının neler olduğu ve devlet idaresinde çalışacak kişilerin istihdamında aranan vasıfları, yöneticilerin idarî işlerde adalet ve ahlâkî ilkelere nasıl bağlı kalmaları gerektiği yönleri olacaktır.

Evrensel nitelikli olan ve her çağda geçerliliği bulunan bu ilkeler, o çağlarda tavsiye edilip benimsenmiş olması  dikkat çekicidir. Zira o dönemde, idarecilere yapılan tavsiye ve nasihatler, daha sonraki insanların uyması gerekli olan aslî ilkeler olup, herkes tarafından kolayca benimsenecek değerlerdir. İşte bu makalede, tarihin bu dönemi ele alınmış, irdelemeye çalışılmıştır. Bu dönemin idâri ve sosyal yapısı ile ilgili daha başka yeni araştırmaların sürdürüldüğü de izlenmektedir [8] .

Asırlar öncesinde yazılan bu beratın muhtevası, Osmanlı Devleti yöneticilerinin, Müslüman Türk halkının ve gayri Müslim reâyanın kabulüne mazhar olmuştur. Yine idarî görevlerde bulunan devlet adamlarının bir çoğu icraatlarında, yapılan öğütlere azami derecede uyma gayretini göstermişlerdir.

            Tarihî olaylarla alakalı yazılan belgeler; yaşadıkları hadiseleri gelecek nesillere, devleti idare eden her kademedeki kişilere bırakılmış tecrübeler yumağı olmaktadır. Bu hususta söylenen “Vâkıa-ı selef, tecârib-i halefdür.” sözü de buna işaret etmektedir.

Anadolu Selçuklu Devleti sürecinde; Moğol istilâsıyla başlayan ve uzun süre devam eden acımasız zulüm, yokluk ve katliamlar meydana gelmiştir. Böylesine bir gidişattan dolayı Türk devlet yöneticileri ve halkında ideal, umut, ahenk ve mutluluk eseri kalmamıştı. Anadolu’ya hakim olan Moğollara karşı Türk beylikleri, sahip oldukları imkanlarla ayakta kalmaya ve hakim oldukları yerlerde mücadelelerini sürdürmeye çalışıyorlardı. Bir tarafta çaresiz ve sonucu belli olmayan isyanlar olurken, diğer tarafta beylikler arasında iktidar kavgaları vuku buluyor, uç beylerinden bir kısmı ise Bizans tekfurlarına karşı savaşıyordu. Bu şekilde devam eden buhranlı dönemin ayrıntılarına burada temas edilmeyecektir.

Anadolu Türk beylikleri arasında siyasî birliği sağlama rolünü üstlenecek  hakim bir gücü toplum da arzulamaktadır. Bu sebepten olacak ki Türk halkı dikkatlerini, iç siyasî çekişmelerden kısmen uzak duran Osmanlı Beyliği’ne yöneltmiştir.

Osman Bey’in yeni fetihleri,  kale ve yurtlarda ganimetler elde etmesi, ona güç kazandırmış ve halkının mutlu yaşamasına imkan tanımıştır. Osman Bey, aynı zamanda idaresi altında bulunan halkı adalet ve şefkatle, birlik içerisinde yönetiyor, kendisine tehlike arz edecek komşu tekfurlara yönelik karşı tedbirler alıyordu. Onun bu durumu, diğer Türk beylikleri ve halkı tarafından takdirle karşılanıyordu. Bu durumu sezen veya iktidarın daha iyi ellere teslim edilmesini tasavvur eden Selçuklu yöneticileri, adeta iktidarı devretmeye hazır halet-i ruhiye içerisinde olmuşlardır. Zira Selçuklu yöneticileri, Moğol iktidarının eline düşmüş, halk bitmez tükenmez vergiler altında ezilmiş, her tarafta zulüm ve kavgaların ardı arkası gelmediğinden, ülke genelinde huzur kalmadığı için de Anadolu halkı umutlarını başka taraflara çevirmiştir. Merkezi iktidara yardım edecek olan Osman Beğ’in kendisine yazıldığı rivayet edilen berat, muhtemelen böylesine buhranlı bir sırada yazıldığı varsayılmaktadır. Zira bu beratta istenilen hususların tamamı, iktidarda bulunan dönemin Selçuklu sultanının uygulayamadığı ilkeleri oluşturmaktadır. Bu bakımdan Osman Bey’e yapılan tavsiyelerde, özlemi çekilen yeni bir yönetim ve bu idarenin himâyesinde yaşayan mutlu bir toplum hayalinin yattığı izlenimini vermektedir..      

Bu makalede, yukarıda anılan berat metninin sadece ana hatlarıyla önemli görülen bazı bölümleri seçilerek değerlendirilmesine çalışılmıştır. Berat metninin ilgili yerlerinin metin transkripsiyonu ve günümüz Türkçe’siyle sadeleştirilmiş anlamı verilmiştir. Bu berat metininin tamamını içeren el yazması müstakil kopyalarını veya ayrı eserler içerisinde yer alan nüshalarının bazılarını Kütüphanelerde görmek mümkündür. [9]

Osman Bey’e alem ve beratın veriliş sebepleri izah edilirken, onun diğer Anadolu beylerinden daha ziyade bu emanetlere layık olduğu, dört halifeye izafe edilen vasıflardan sıdk, adalet, hilm ve hayâ, şecaat ve cesaret gibi hasletleri kendi şahsiyetinde bulunmasına bağlanmıştır. Osman Bey’in topluma lider seçilmesinde, onun ahlâkî durumu, isabetli görüşlere sahip olması, cesaret ve savaşçı ruhu, fetihlerle yurt edindiği beldelerde adaleti hakim kılıp, toprağı korumasına karşılık verilen bir mükâfattır.   

            Berat’ın Girişi  

“Bismillâhirrâhmanirrahîm. Min burhân-ı emîre’l-mü’minîn Alâeddin Keykubât ibn-i Ferâmürz es-Selçûkî, eyyedallâhü’l-Meliki’l-Âlî, hamd-u sipâs ve şükru bî kıyâs, ol hâlik-i biçün ve râzik-i halîfe-i rub‘i meskûn, bel-râzik-u cümle-i mahlûkât ve sâni‘i cemî‘i mesnû‘ât, celle celâluhu ve ‘ammâ nevâluhu hazretine ki...” şeklinde başlarken, son kısmı ise “...mesâi‘i cemîle zuhûra getürüb, hidâmât-ı lâzimeye kıyâm gösteresün. Tahrîran fî evâ’il-i şehr-i şevvâl’il-mükerrem. Sene semânin ve semânîne ve sitte mietün.  Be makâm-ı Konya ...” cümleleri ile son bulmaktadır.

 

Sultan Alâaddin Keykubat III’ün Berat’ında yer alan tavsiyeler ana hatlarıyla şu hususları  içermektedir:

a. Osman Bey’e Yurt Olarak Verilen Yerler ve Karaca Balyân Çavuş ile Gönderilen Hediyeler :

Yukarıdaki dua cümlelerinden sonra Osman Bey’in hakim olduğu yerleri ona yurt olarak bıraktığını “gendûlara yurt ve ocak virîlan mahmiyye-i Ankara Kara tağından, havâli-i İnönü ve hatta-i Bîd ve Yenişehrdan, Eskişehre ve İnegöl veyâ hisâr etrâfı ve me‘mûriyyenin ekser nevâhîsin, kuvvet-i bâzû ile açûb, memâlik-i İslâmiyye muzâfâtına dâhil itdûgünden ğayri, ne denlû gürûh-i mekrûh, kefere-i fecere, demmerallâhu ve kahharahum “Ve mekeru ve mekerallâh, vallâhu hayrü’l-makirîn” [10] tıbkınca anâ mekr-u hîle kasdın itdilar ise, gerû bi i‘nâyetillâhi teâlâ gendûlara râci‘ olub... mevhibesine mustahak olub, cenâb-ı vâlâ-yi şehinşâhîden dahi “Men câe bi’l-hasaneti, felehu aşere emsâlihâ [11] riâyetine ehak ve elyâk görûb, tûğ-i subh-i tırâz-u âfitâb-ı alem-u tabl-u nakkâre-i pûr zemzeme-i muhteşem tefvîz ve tahsîs kılınüb, Livâ-i Eskişehir’den, Yenişehir’e vârınca hatta-i Bîd ve nevâhisîyle mecmû‘an bir sancaklık yer  itibâriyle, saadetmend-i müşârun ileyhe taklîd idüb vîrdim...”  şeklinde belirtmiştir. Yine “...zât-ı sutûde sıfâtına mahsûs gönderilan, iki buğçaciyye rûmî ve ilâce-i mısrî ve çatma ve kadîfe-i Frengi ve bir kabza altunli kılıç ve bir beddâvî-semend-i müstemend, cündiyâne sîmi rahti ve çumak ile ve yüz bin dirhem nakdiyyeden ğayri bin nefer çiye ve cevşen ve hûd bir keskavân ve iki kabza kemân, ellişer oklû memlû cu‘yalarîyla ve binbeşyüz kıyye siper ve üçbin kabza kılıç u hançer ve iki  katar deve yükü sinân-ı hasm-sitân ile merbût gönderîlan umdetü’l-a‘yân Karaca Balyân Çâvuş, zîde kadruhudan ber mûcib-i defter ahz idüb...” şeklinde ayrıntılı bilgiler yer almaktadır.

 

b. Adalet İşleriyle İlgili Anlayışı : Her kesime karşı adaletle muamelede bulunmayı, zengin-fakir, alim-cahil, idari merkeze uzak-yakın, yerli-misâfir ayrımını yapmayıp, hakkın yerinde icrası için toplumun bütün kesimlerini bir tutmasını, davaları görülmeyince maddi gücü, makamı, rütbesi yüksek olandan yana taraf  tutmamasını, haksız kişiden  haklı olan kimsenin hakkını alıp sahibine iade etmesini istemiştir. Bu hususta “...ve  buyurdum ki, şol ki müktezâ-yı zât-ı âdalet simâsıdür, mesned-i emâret ve eyâletde, kemâl-i vekâr ve sekîne birle, temekkün ve karâr idüb, “İ‘dilû, hüve akrabu li’t-takvâ [12] mefhûmun, şi‘âr-u disâr idinüb, şerr-i zâlimi, mazlûmdan defi‘ ve âteş-i mezâlimi, rû-yi zemînden refi‘  itmesine cedd- u cehd gösterûb, “Adlu sâ‘atin, hayrün min ibâdeti seb‘îne seneten” fevâidinden behremend olmağa çalışüb, zemân-ı hükûmetde vazî‘ ve şerîf-u ğanî-u fakîr ve alîm-u câhil ve karîb-u be‘îd ve müsâfir-u mücâvire cümleten yeksân bakub, da‘vâları fasl olmayınca, mekâdirîyle mukayyed olmayûb, şer‘a müteallik umûri kuzât-ı enâm ile, fasl idüb ve siyâsete müstahak olani, bilâ tevvekkuf yerine getürüb, me‘a hâzâ, “eş-şefakatü alâ hulkillâh” üzere iraka-i dimâdan, sabr-u kararı elden komeyûb...” tarzında tembihte bulunmuştur.

 

c. İstişâre Usûlüyle Devlet İşlerini Yürütme Anlayışı : Halkın refahı,devletin güçlü olması için her zaman gayretle çalışmaya devam etmeyi, bütün işlerde istişareye önem vermeyi vaz geçilmez bir ilke olarak görmesini söylemiştir.

      

d. Emâneti Ehline Verme Anlayışı : Her türlü hizmet ve makamı ehli olanlara teslim etmeyi, beceriksiz kişileri iş başına asla getirmemeyi, bu konuda adam kayırmamayı, ve bu tür görevlendirmeler için aslâ zamanı geçirmeden yerine getirmeyi, “...menâsıb-ı Âliye ve merâtib-i Celiyei ehline bî dirîğ idüb, her kimesne kaâbiliyet ve isti‘dâdına göre, ber murâd kılmak bâbında, te’hîr-u terâhiyi câyiz görmeyûb, “A‘til-kavse bârihâ” kabzasın ehline sunub...” bu gün dahi işe göre adam istihdamını esas alan uygulamayı o günde  istemiştir. 

                    

e. Âlim ve Bilginlere Saygı Anlayışı : Peygamberlerin varisleri sayılan âlim kişilere tam bir lütuf ve şefkatle önem vererek ilgilenmeyi, dolayısıyla âlimlerin hatırını kırıcı olmaktan sakınmayı, ilme ve ilim adamlarına çok önem vermeyi, onlara maddi ve manevi desteğini hiçbir zaman esirgememesini, zira alimler sayesinde din ve devletin yüceldiği, insanların mutlu olabildikleri, en büyük düşman olan cehâletin yok edilebileceği hatırlatılmış, “...ve u‘lemâ-i fehâm ki, verese-i seyyidi’l-enâmdürler, kemâl-i lutf-u şefkat ile, mer‘i ve muhmi tutub, ifâ-i dîn-i mubîn ve icrâ-yı şer‘i metîn, ânların vücud-i şerîf ve enfâs-ı latîfleri berakâtından bilûb, “ Luhûmü’l-ulemâi masmûmetun” müktezâsınca, hâtır-ı âtırlarını rencide itmekden be ğâyet endîşe ve hazer ideler...” tavsiyelerinde bulunmuştur.

 

f. Savaş ve Barış Günlerinde İstişâre Anlayışı : Savaş zamanı kahramanca mücadele etmeyi, barış zamanında ise dil, din ve ırk ayırımı gözetmeksizin merhamet ve adaletle muamele etmeyi tavsiye ederken, etrafında bulundurduğu danışmanlarından isâbetli görüşleri ve üstün idrâk  sahibi kişilerle istişâre ettikten sonra alınan kararın ifasının sebebi Allâh rızası, resûlüne tabi oluşunun gereği bilip, din gayretiyle gece gündüz çalışarak başarıyı sağlamayı ve bu şiârı aslâ ihmal etmemesini; Bunun içincengde lecâcet ve sulhda mülâyemet suretlerün matrûd tutub, re’yu müşâvere-i matbû‘adan sonra, her kankisi ki lâzim gele, hassaten li vechillâhi teâlâ ve teba‘an li resûlihi fırsat fevt eylemeyüb, ğayret-i dîn-i İslâm ve kâ‘ide-i seyyidi’l-enâm içün, rûz-u şeb çalışüb, ta‘tîl ve ta‘vîki revâ görmeyüb...”  diyerek bu ilkelerle çalışmasını istemiştir.

 

g. Gelir-Gider  Malî İşlere Dair Anlayışı : Bu hususta da; “...Ve re‘âyâ vü berâyâ caniblerin dahi, kemâ yenbaği mülâhaza eyleyüb, ne ânların rusûm-i ö‘rfiyesin defter ile ta‘yîn olunan kimesnelerden meni‘ ve ne anlardan ziyâde bir habbe nâ-hak yire alınmağa cevâz gösterüb, hâlet-i mutavassıta ile cânibeynde ri‘âyet ideler ve zürrâ‘-u harrâs, bedâyi‘-i, su’i ihdâsdan, hıfz-u harâset ve âsîb-i rûz-gârdan siyânet idüb, ve dâyi‘ullâhi’l-fi’l-arz emanet darlığın, dikkat-i tâm ve ihtimâm-ı mâlâ kelâm ile, yerîne getürüb...” uygulamalarda bulunmasını arzulamkatadır.

 

h. Şehit ve Gâzilere Bakış Anlayışı : Vatanı, milleti, devleti ve dinî değerlerini savunmak ve savaşmak zorunda olup  şehit ya da gazi olan kimselere saygı göstermeyi, onlardan geriye kalan yetim ve dul aile fertlerine şefkatle muamelede bulunmayı, haklarını eksiksiz vermeyi ihmal etmemelidir. Allah yolunda malları ve canlarıyla gayret edenlerin dereceleri, diğer insanlardan daha üstün olduğu bildirilmiştir. “Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler bir tutulmazlar”. Bunun için... tâife-i sipâhiye ve vazîfe ve ihsân-ı ebvâbını kûşâde kılûb, ifrât ve tefrîtden müctenib ola... ve mâli ğanâyîmden, hums-i şer‘iyi ihrâc itdükden sonra, ğuzzât-ı nusret-şiârdan piyâde vü suvâra, bi hesebi istihkâkihim tevzi‘ ve taksîm eyleyüb, her birinün hisse-i şer‘iyyesin ifâ eyleye...” diyerek şehit ve gazilere sahip çıkılmasının önemini belirtmiştir.

 

i. Tarım ve Ziraat Anlayışı : Vatan toprağının ekili ve verimli hale getirilmesi için gece gündüz çalışmaya devam etmeyi, “...yevmen fe yevmen ta‘mîr-i bilâd ve terakkî-i ibâddan hâli olmayüb ve ihyâ-yı mevâtda, cidd-i beliğ ve sa‘y-i bî dirîğ zuhûra getürüb, “Men ahyâ mevâten mine’l-arzi fehiye lehu ve â‘diye’l-arzi lillâhi veli resûlihi, sümme hiye lekum minnî [13] medlûlîyle tâlibîni behremend ve râğibini beru-mend eyleyûb, nevâhi ve büldânda hâli ve mu‘attal yer kodurmeyûb, şîn ve âyâdan kılîvermesüne hümemi-i âlîyesin memur eyleye...” prensipleri ile hareket etmesini tavsiye etmektedir.

 

j. İbâdet Anlayışı : Yapılan her işin Allâh için yapılmasını, zira verilen nimetlere karşı bir şükran borcu olduğunu aslâ unutmamayı, “...ve evkât-ı hüceste saati, edâ-yı ferâiz-i hamse birle, harb-u silm ve temekkün-u a‘zmda tevekkül-i tâm ile, güzerân idüb... daima huzûr-i kalble, uğûr açukluğuna, a‘vn-i ilâhî ve mu‘cizât-i risâlet-penâhî te’yîdi ve hazır-u ğâyib erenlerün, zâhir-u bâtın himmetleri ve benim hayr duâm birle, kendûne bedrika vü kafâdâr mülâhaza eyleyûb “ud‘û rabbekum tazarru‘an ve hufyeten [14] kelimât-ı tayyibesini dûş-u gerdânına hamâyil sâlüb, “hasbiyallâhu ve ni’me’l-vekîl [15] virdini pîşkâr “ni’me’l-mevlâ ve ni‘me’n-nasîr [16] zikrini tekrar kılmakdan hâli olmayüb, “İnnallâhe işterâ mine’l-mü’minîne enfusihim ve emvâlihim bi enne lehumu’l-cenne. Yükâtilûne fî sebîlillâhi, fe yektulûne ve yuktelûne va‘den aleyhi hakkan fi’t-Tevrâti ve’l-İncîli ve’l-Kur’ân [17] muâmelesinün rubhîyle  sûd-mend ve muhassel-i merâm olub, “ve ulâike humü’l-fâizûn [18] tevfîkîyle muvaffak ve şâd-kâm-ı devâm-ı devletüm bekâsına duâ itmekde, mesâi‘i cemîle zuhûra getürüb...” şeklinde yönetici ve halka tavsiyelerde bulunmuştur.

 

Sonuç

III. Alaadddin Keykubat’ın Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Bey’e verdiği beratın aslı olup olmadığı hususu tarihçiler arasında ihtilaf konusu olmuşsa da; yüzyıllar öncesinde devleti yöneten her seviyedeki yöneticilerin sahip olmaları gereken ilkeleri içermesi bakımından çok anlamlıdır. Zira insanlık için her çağda; adalet, bilgi, çalışma, işi ehline verme, istişârede bulunma ve insana değer verme gibi insana yaraşır davranışlar geçerlidir.

       Toplumun mutlu, halkın ve devletin güçlü olması, Allah’ın rızasına uygun olan ahenkli bir yaşayışa bağlı olduğu vurgulanmıştır. Toplum içerisindeki dengelerin bozulmasıyla beraber birliğin dağılacağı, gücün azalacağı, insanların mutsuz olacağı uyarısında bulunmuştur. Buhranlı dönemlerde “hak eden haklı sayılmaz, güçlü olan haklı sayılır” anlayışı hakim olur. Bu tarz bir anlayışın ardında toplumda güven yok olur, ve nihayet devletin yıkılmasına, milletin yok olmasına yol açar. Alâaddin Keykubat bir yönetici olarak; Osman Bey’in her zaman Allah’ın azametine sığınarak, ondan kendisine yardımını esirgememesini, Resûlullah’ın şefaatine ve Allâh dostlarının himmetine nail olması için diline bu niyazı vird edinmeyi istemiştir. Ayrıca devletin varlığının devamı için dua etmeyi, güçlü olması için bir an vaktini boşa geçirmeden gece-gündüz çalışıp gayret göstermesini dilemiştir.

   Tarihte, yöneticilere öğütler(Nasîhât-ı Mülûk) her zaman yapılagelmiştir. Dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de bütün yöneticiler hakikatlere, doğrulara, evrensel ilkelere ihtiyacı olacaktır. Çünkü adalet gibi evrensel ilkeler  sonsuza kadar  geçerli olan kurullardır. Zulüm ise hiçbir zaman benimsenmemiş ve devamlı olamamıştır. Haksızlık yok olmaya mahkum olduğu gibi, doğru olan değerler de sonsuza kadar benimsenecektir.

 

EK: METİN TRANSKRİPSİYONLARI

 

Sultan Alâeddin Selçûkî Merhumun, Osman Ğaziye Virdûgî Berâtın Suretidür [19]

Bismillâhirrâhmanirrahîm. Min bürhân-ı emîre’l-mü’minîn Alâeddin [keykubât] ferâmürz es-Selçûkî, eyyedallâhü’l-meliki’l-âlî, hamd-u sipâs ve şükru bî kıyâs, ol hâlik-i biçün ve râzik-i halîfe-i rub‘i meskûn, bel râziku cümle-i mahlûkât ve sani‘i cemi‘i mesnû‘ât, celle celâluhu ve ‘ammâ nevâluhu hazretine ki, hil‘at-ı hilkatı safâ vü safvet üzere tînet-i Âdeme giydirüb, efser-i hilâfeti fark-i mübârekine urûb, serîr-i “İnnâ ce‘alnâke halîfeten fi’l-arzi [20] de mütemekkin kılûb, cümle-i sakinân-ı eflaki “Ve iz kulnâ li’l-melâiketi uscudû li-Âdeme fesecedû [21] ile me’mûr idüb, ol halîfe-i enâmı muazzez ve mükerrem eyledi. Ve salavât-i nâmiyât-ı resûli Muhammedün aleyhi salât (9lb)ve’s-selâm hazretüne ve çâr-ı yâr-i bâ safâ hazretlerüne ve âlî ve ashâbı ve tevâbi‘ ve levâhikı rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecma‘în üzerüne olsun ki, mekteb-i hikmetde “Ve alleme Âdeme’l-esmâe küllehâ [22] dan ğaraz, ânların nâm-ı şerîflerinün zuhûr ve intişârı olub, her çend, sülb-i beşeriyyetden nice bin enbiyâ-yı güzîn, salâvâtullâhi teâlâ aleyhim ecma‘în ve evliyâ-yı saadet-karîn ve selâtîn-i ğazâ âyinin Ademden vucüda geldükleri, zâtı-ı latîf ve dîn-i münîflerinün, şeref-i şuyû‘i idi. Lâkin suhûf-i risâlet ve menşûr-i hilâfet min evvelihi ilâ âhirihi, mühr-i nübüvvet, hâtem-i enbiyâ ile muhattem olduği bigi, ânun mübârek makdemi berakâtîle, ümmet-i âlî tuheminin [nühmetin] selâtîn-i [sahib kıran], pâk dinleri dahi, sâir edyân hükkâmına mütefevvik vâki‘ olub, her zamanda bir sâhib-kurânın yerlîğ-i [23] beliğ saadet unvânı, “İnne’l-arza lillâhi yûrisuhâ men yeşâ” [24] tuğrasıyla müzeyyen ve her vakitde bir bahtiyâr-ı cihân-bânın, tevkî‘i refî i âlî (92a) şânı “Ve rafa‘nâ ba‘dukum fevka ba‘din derecâtin” [25] Hatt-ı dil gûşâsı ile, mübeyyen buyurulüb, her birinin gûş-i hûşuna sâdâ-yı “Velein şekertüm le ezidennekum [ve nidâ-yı] velein kefertum inne azâbî leşedîdün [26] irgûrilûb, lâ cerem mâide-i ihsânından behredâr olan, abd-i şukûri, salâyi’r-rahmetden dûr olan [ferâ‘ine], firâ‘îne ve cebâbirîye ekseriyâ mansur ve muzaffer olub, ve hüve’l-azîzü’l-ğafûr mefhûmîle, makâm-ı şükrânda muazzez ve muhterem olurlar. Lihâzâ[nâ] [27] [felihaza]mühr-i devlet ve ikbâl-i rûz-efzûnum, sipehr-i saadet ve iclâldan, tâli‘-u lâmi‘ olub, nûr-i hûrşîd furûğ-i vucûdumi, es-sultânu zillullâh-i fi’l-ardi pirâmununda, pûr-ziyâ ve cilve-numâ kılûb, vallâhu yu’ti-mülke men yeşâ’ cübbesin, kâmet-i pûr-istikâmetimde, lâyık-u erzânî görûb, “İnne hâzâ lehüve’l-fazlü’l-mubîn [28] tâc-ı ibtihâcın, fark-ı farkdan sayeme sezâ-vâr ve [icrâ] [29] âhari buyurûb, mesned-nişînân-ı “Küntum hayre ümmetin uhricet(92b) li’n-nâsi, te’murûne bi’l-ma‘rûfi ve tenhevne ani’l-münkeri [30] sadrında temekkün ve imtiyâz-ı ihsân eyledi. Biz dahi, “eş-şükru yezîdu’n-ni’mete [31] fehvâsîle âmil olub, “ Ehsin, kemâ ehsenallâhu ileyke [32] mâidesine bâr-i‘âm virûb,Ve in te’uddu ni’metallâhi lâ tuhsûhâ [33] âsârın makdûr-i beşeriyyet ve iktizâyı saltanat üzere mebzûl tûtub, menâsıb-ı aliyye ve merâtib-i celiyyei ehline bî dirîğ idüb, her kimesne kâbiliyyet ve isti‘dâdına göre, ber murâd kılmak bâbında, te’hîr-u terâhiyi câyiz görmeyûb, “A‘til-kavse bârihâ [34] kabzasın ehline sunub, memâlik-i enâm ve hudûd-i İslâm içre, hizmet-i lâzimesin edâ kılan, mübârizân-ı meydân-ı veğâ ve dilîrân-ı ma‘rike-i hîcâ erlikle, Rüstem-vâr [ koç yiğidin] nâmdâr olan koçak yiğitlerün ve yegane anılan erenlerün herbirine, hall-u hâlünce ve rütbe vü makâmınca ri‘âyet ve şefkatlar olunub, mesâ‘î-i meşkûraları zâyi‘ olmamuşdür. Ol cümleden merzubân-ı hatta’i pîr, olan saadetmend-u âlî câh-i Osmân, (93a) Şâh ibn-i Ertuğrul Beg, hayr-i hâh ve ebbetallâhu kevkeb-i saadet-i âyîn-i i cebîn-i i‘zzet karînünde[n] tâbân ve [cerâeti ve celâdeti] dırehşân olub, ilâ cemî‘i ekârib-i se‘îdi’l-a‘vâkib ve cümle a‘şâyir ve kabâili, ğazâ ve mücâhedeyi şi‘âr ve küffâr-ı hakisârı birle, mukâtele ve kâr-ı zâyi, kâr idüb ve “kâtilü’l- müşrikîne kâffeten” mefhûmi sermâye-i rûz-i gâr idünüb, el-âyetü “Kâtilullezîne lâ yu’minûne billâhi ve’l-yavmi’l-âhiri velâ yuharrimûne mâ harremallâhu ve resûluhu velâ yedînûne dine’l-hakki mine’l-lezîne ûti’l-kitâbe hattâ yu’tü’l-cizyete an yedin ve hum sâğirûn” [35] medlûlun tahkîk ve icrâsında tedkîk eyleyûb, cerâet ve celâdet-i âvâzesîle ‘âlem pûr olmağîn, etrâf-u eknâfda[n], cânib-i şerîfüne vârîslerü “Harridi’l-mü’minîne alâ’l-kitâl [36] nukaddiyesîle  toylayüb, siddîk-vâr mâlikîn râh-ı hakda bezl ve fârûk misâl-vârın i‘lâ-yı kelimetullâha sarf idüb, hisâl-i Osmâniyesi, cidâl-ı şîr-i yezdâniye karîn ve faâl-ı rahmâniyyesi, efdâl-i samedânîye (93b) rehîn [rehber] olub, hevâs-u  ‘avâm, şükrân-ı ni‘metle, ratbü’l-lisân ve kâffe-i enâm, irtifâ‘ ve irtikâsına muntazır ve nigerân-ı tînet-i tayyibesi, kilâl-ı [zilâl-ı] devlet birle muhammer [muattar] ve katre-i latîfesi, a‘nber-i i‘zzetle mübahhir olub, havâss-ı zâhire ve bâtınesi, hiddet-u dikkat ile mevsûf ve kuvvet-i mütehayyile ve intikâl-i sur‘at ve tîzrevlikle ma‘rûf, tîğ-u sinânı berk-i hâtıf ve tîr-i cân-sitânı, şihâb-ı sâkib, akl-i kâmil ve re’-yi sâib, semend-i ikbâli râm ve baht-ı fermân, ber alâm-ı kâ‘id-i zafer-pîşrev ve peyker nusret önünce, tîzrev ve ricâl-i ğayb mû‘îni ve ervâh-ı şühedâ karîni, feth-i müjderesân ve tevfîk-i hem-i‘nân, ahd-ı ba‘îd ve rûzigâr-ı medîdde, âbâ vu ecdâd-i i‘zâmımuzla enârallâhu berâhînehum, âbâ u ecdâdı rahimehumullâh, Tûrân’dan İrân’a, Bel Ahlât’dan Yûnân’a muhâceret ve müzâharet tarîkin meslûk tûtub, eyyâm-i fursatda ki, hengâm-ı ğaybdandür, merâsîm-i cân-sipâride envâ‘i dikkatla, dakîka fevt itmeyûb, sâbika gendûlara yurt ve ocak virîlan mahmiyye-i Ankara Kara (94a) tağından, havâli-i İnönü ve hatta-i Bîd ve Yenişehrdan, Eskişehre ve İnegöl veyâ hisâr etrâfı ve me‘mûriyyenin ekser nevâhîsin, kuvvet-i bâzû ile açûb, memâlik-i İslâmiyye muzâfâtına dâhil itdûgünden ğayri, ne denlû gürûh-i mekrûh, kefere-i fecere, demmerallâhu ve kahharahum “Ve mekeru ve mekerallâh, vallâhu hayrü’l-makirîn” [37] tıbkınca anâ mekr-u hîle kasdın itdilar ise, gerû bi i‘nâyetillâhi teâlâ gendûlara râci‘ olub, “Asâ en tekrehû şeyen fehüve hayrün lekum [38] üzere, fevâid-i amîmesî gendûye âyid olmağ ile hemîşe a’dâyı bed re’yi hecîl ve münfeil olub, [düşüb] a’lel husus, İbn-i Mağûlube dedükleri mel’ûni haklayûb, tağallüb ve tasallut-i hizb-i müşrikîne muhakkak olub, nufûs-i habîsenin ervâh-ı keşîfesi, ceyfe-i ebdânlarından girîzân olub, herbiri mürde-i bî cân ve hanımanlarından âvâre ve sergerdân-ı bihâr-u beyâbândan bâş kurtarûb, me’yûs-u menkûs, pervâne-i bî per gibi, ol şem‘i nûrânîye kasd itdüklari nice bâl-u perleri münkesir ve münharik-i (94b) hâk-i mezellete düşüb, “Kul len yenfe’ukum el firâru, in ferertum mine’l-mevti, evi’l-katli ve izen lâ temette‘ûne illâ kalîlâ [39] manası sudûr-u zuhûr bulûb, ve kendû bahtiyârliğîyla varta-i helâkdan, necât yakâsına çıkûb, anın hakkında zemîn-u zamândan, nidâyı “Lâ yestavi’l-kâ’idûne mine’l-mü’minîne ğayri uli’d-darari ve’l-mücâhidîne bi emvâlihim ve enfusihim feddalallâhu’l-mücâhidîne bi emvâlihim ve enfusihim a’lel-kâ‘idîne ecren azîmâ” [40] kâh-ı sımâh-ı hümâyunuma irişüb ve cenâb-ı ilâhîde derâcât-ı “minhu ve mağfireten ve rahmeten ve kanellâhu ğafûran rahîmâ [41] mevhibesine mustahak olub, cenâb-ı vâlâ-yi şehinşâhîden dahi “Men câe bi’l-hasaneti, felehu aşere emsâlihâ [42] riâyetine ehak ve elyâk görûb, tûğ-i subh-i tırâz-u âfitâb-ı alem-u tabl-u nakkâre-i pûr zemzeme-i muhteşem tefvîz ve tahsîs kılınüb, Livâ-i Eskişehrden, Yenişehre vârınca hatta-i Bîd ve nevâhisîyle mecmû‘an bir sancaklık yer i‘tibâriyle, saadetmend-i müşârun ileyhe taklîd idüb vîrdim. Ve (95a) buyurdum ki, şol ki müktezâ-yı zât-ı âdalet simâtidür [zat-ı saadet simâsıdür], mesned-i emâret ve eyâletde, kemâl-i vekâr ve sekîne birle, temekkün ve karâr idüb, “İ‘dilû, hüve akrabu li’t-takvâ [43] mefhûmun, şi‘âr-u disâr idinüb şerr-i zâlimi, mazlûmdan defi‘ ve âteş-i mezâlimi, rû-yi zemînden refi‘ itmesine cedd u cehd gösterûb, “Adlu sâ‘atin, hayrün min ibâdeti seb‘îne seneten [44] fevâidinden behremend olmağa çalışüb, zemân-ı hükûmetde vazî‘ ve şerîf-u ğanî-u fakîr ve alîm-u câhil ve karîb-u be‘îd ve müsâfir-u mücâvire cümleten yeksân bakub, da‘vâları fasl olmayınca, mekâdirîyle mukayyed olmayûb, şer‘a müteallik umûri kuzât-ı enâm ile, fasl idüb ve siyâsete mevkûf [müstahak] olani, bilâ tevvekkuf yerine getürüb, me‘a hâzâ, “eş-şefakatü alâ hulkillâh” üzere iraka-i dimâdan, sabr ve firârı [sabr-u kararı] elden komeyûb, ihlâk ve iftâdan sonra, [caize ki, efnâ ve ihlâkdan sonra], ol şahs-ı mağdûbun ifâsında nev‘an fâide müşahede kılınüb, hazâr hayf ve teessüf mufîd düşmeyûb, fırsât fevt olmağîle (95b) bâis-i decret ola. Fe emmâ “Velekum fi’l-kısâsi hayâtun yâ uli’l-elbâb [45] va‘îdinden inhirâf itmeyeler. Meger kim, verese-i kâtil diyeti, kısâsından afdal tutub, tercîh ideler. Ol hînde dahi, hukûk-i eytâmı bî kusûr ifâ itdürüb, “Velâ takrabû mâle’l-yetîmi illâ bi’l-letî hiye ahsen” [46] nehyi  müntehî ola, ve sâdât-ı i‘zâm ki, semere-i şecere-i [neseb-i] Mustafavî ve netîce-i mukaddemât-ı heseb-i nebevîlerdür. Asluhâ sâbitün ve fer‘uhâ fi’s-semâ” üzere muazzez ve muhterem tutub, mezâk-ı cânı, ânların reâyeti ile, şâd-ı kâm ve revâk-ı revâni, ânların himâyeti, sebebi ile sidreh[Sidre-i] makâm idüb, i‘zâz u ikrâmlerini dahi, zuhr-i âhiret ittihâzîyle  ve u‘lemâ-i fehâm ki, verese-i seyyidi’l-enâmdürler, kemâl-i lutf-u şefkat ile, mer‘i ve muhmi tutub, ifâ-i dîn-i mubîn ve icrâ-yı şer‘i metîn, ânların vücud-i şerîf ve enfâs-ı latîfleri berakâtından bilûb, “ Luhûmü’l-ulemâi masmûmetun” müktezâsınca, hâtır-ı âtırlarını rencide itmekden be ğâyet endîşe ve hazer ideler. Tâife-i sipâhiye ve vazîfe ve ihsân-ı ebvâbını kûşâde kılûb, ifrât ve tefrîtden müctenib ola. (96a) Ve re‘âyâ vü berâyâ caniblerin dahi, kemâ yenbaği mülâhaza eyleyüb, ne ânların rusûm-i ö‘rfiyesin defter ile ta‘yîn olunan kimesnelerden meni‘ ve ne anlardan ziyâde bir habbe nâ-hak yire alınmağa cevâz gösterüb, hâlet-i mutavassıta ile cânibeynde ri‘âyet ideler ve zurrâ‘u harrâsi, bedâyi‘i, su’i ihdâsdan, hıfz-u harâset ve âsîb-i rûz-gârdan siyânet idüb, ve dâyi‘ullâhi’l-fi’l-arz emanet darlığın, dikkat-i tâm ve ihtimâm-ı mâlâ kelâm ile, yerîne getürüb, yevmen fe yevmen ta‘mîr-i bilâd ve terfîh-i i‘bâddan [terkî-i ibâddan] hâli olmayüb, mukaddemât-i nısfeyni müntec, saadet-i dâreyni mülâhaza idüb, semârât-ı nihâle, ma‘dalet-i meyve-i râğ-i Cennet gibi, müteceddid ve mütezâif olmak içün, mesâ‘i-i cemîle sarf eyleyûb, bu ebyât-i hüceste âyâtın ma‘nâsını, geşt-i zâr-i tabâyi‘i dehâkîn cihânda, dest-i nişâ eyle. Beyt

Zibâğî ki pîşî nigân kâştend

Pes  âyendegân meyve ber dâstend,

Çû ez behr-i mâ geşte şud çend çîz

Zî behr-i kesân mâ be-kârim nîz (96b)

ve ihyâ-yı mevâtda, cidd-i beliğ ve sa‘y-i bî dirîğ zuhûra getürüb, “Men ahyâ mevâten mine’l-arzi fehiye lehu ve â‘diye’l-arzi lillâhi veli resûlihi, sümme hiye lekum minnî” [47] medlûlîyle tâlibîni behremend ve râğibini beru-mend eyleyûb, nevâhi ve büldânda hâli ve mu‘attal yer kodurmeyûb, şîn ve âyâdan kılîvermesüne hümemi-i âlîyesin bezle [memur] eyleye ve evkât-ı hüceste saati, edâ-yı ferâiz-i hamse birle, harb-u silm ve temekkün-u a‘zmda tevekkül-i tâm ile, güzerân idüb, cengde lecâcet ve sulhda mülâyemet suretlerün matrûd tutub, re’yu müşâvere-i matbû‘adan sonra, her kankisi ki lâzim gele, hassaten li vechillâhi teâlâ ve teba‘an li resûlihi fırsat fevt eylemeyüb, ğayret-i dîn-i İslâm ve kâ‘ide-i seyyidi’l-enâm içün, rûz-u şeb çalışüb, ta‘tîl ve ta‘vîki revâ görmeyüb “El Cennetü tahte zilâli (97a) es-suyûf” [48] mazmûnuni mücâhidine beyân itdürüb, “ Velâ tahsabennellezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâten, bel ahyâun inde rabbihim yürzekûn, ferîhîne bimâ âtâhumullâhu min fazlihi” [49] fezâilinden kaçmayûb,“Ve câhidû fî sebîlillâhi hakka cihâdih [50] nusûsunun istifâsını, a‘tiyye-i u‘zmâ ve vesîle-i mekâsîd-i dîn-u dünyâ bilüb, tevekkuf ve ihmâli revâ görmeye, ve mâli ğanâyîmden, hums-i şer‘iyi ihrâc itdükden sonra, ğuzzât-ı nusret-şiârdan piyâde vü suvâra, bi hesebi istihkâkihim tevzi‘ ve taksîm eyleyüb, her birinün hisse-i şer‘iyyesin ifâ eyleye ve kefere kutalâsını meydân-ı cihâddan yîkûb, el-ân mübârîzler ile “Men katale katilen, felehu selbuhu [51] hadîs-i şerîfi üzere âmil olub, nefâyîs-i emti‘adan olduği takdirce, akçasız almayüb, bî vechi tâmdan ziyâde muhterîz ve müctenîb olub, hukûki müstahikine vâsıl eyleye, ve hezâyîn-i emvâl-i hükkâm li‘âm-i (97b) a‘dâ-yı bed-faâl, [fercâm] ne denlü olursa,  defter ile  beyti’l-mâl-i hâssaya zabt itdürüb, bir akça vü bir habbe hâric kodurmayüb, cevâhir-i mütekavvime ve akmişe-i mütenevvi‘adan, lâyık-ı ihtişâm-ı saltanat olanı, ğulmân-u cevâri-i merğûbe birle, cenâb-ı saltanat-meâbıma revâne eyleye ve durû‘i aslihâ aksâmından müntehablarin başka tutub, ğayrisin vakt-i hâcetde bilâ vazîfe vâran  ğâzîlere virüb, sufûf-i ricâl-i mürettib eyleye ve şâyidü’l-hâl, ihtiyâcı çokla deyû, zât-ı sutûde sıfâtına mahsûs gönderilan, iki buğçaciyye rûmî ve ilâce-i mısrî ve çatma ve kadîfe-i Frengi ve bir kabza altunli kılıç ve bir beddâvî-semend-i müstemend, cündiyâne sîmi rahti ve çumak ile ve yüz bin dirhem nakdiyyeden ğayri bin nefer çiye ve cevşen ve hûd bir keskavân ve iki kabza kemân, ellişer oklû memlû cu‘yalarîyla ve binbeşyüz kıyye siper ve üçbin kabza kıliç-u hançer ve iki (98a) katâr deve yünü, sinân-ı hasm-sitân ile merbût gönderîlan umdetü’l-a‘yân Karaca Balyân Çâvuş, zîde kadruhudan ber mûcib-i defter ahz idüb, lâzım oldukda ğuzât-ı nusret âyâtdan dirîğ etmeyûb, sebîl-i cihâdı meftûh kılâsüz, ve resm-i boğça ve teşrîf-u şâkkân-ı hâssa ve ü‘şrü bevvâbiyye ve resm-i betî ve yirlîğ ve â‘det-i pervânedâr ve sadr-ı defter-nevîz ve muğâvaza-i tuğrâ-yi ve ta‘me-hâhi yâzûnûz ve pîşkeş-i nev-rûz ve müşrifât-ı sâliyâne ve selâmâne-i mülûkâneden, bi’l-cümle şân-ı saadet-nişân ki, fâriğü’l-bâl ve mükzi’l-âmâl kılûb, hâtır-‘âtırna, ol bâbda cüz’î ve küllî nesne irgûrmeyûb, daima huzûr-i kalble, uğûr açukluğuna,  a‘vn-i ilâhî ve mu‘cizât-i risâlet-penâhî te’yîdi ve hazır-u ğâyib erenlerün, zâhir-u bâtın himmetleri ve benim hayr duâm birle, kendûne bedrika vü kafâdâr mülâhaza eyleyûb “Ud‘û rabbekum tazarru‘an ve hufyeten” [52] kelimât-ı tayyibesini dûş-u gerdânına hamâyil sâlüb, “Hasbiyallâhu ve ni’me’l-vekîl” [53] (98b) virdini pîşkâr “ Ni’me’l-mevlâ ve ni‘me’n-nasîr [54] zikrini tekrar kılmakdan hâli olmayüb, “İnnallâhe işterâ mine’l-mü’minîne enfusihim ve emvâlihim bi enne lehumu’l-cenne. Yükâtilûne fî sebîlillâhi, fe yektulûne ve yuktelûne va‘den aleyhi hakkan fi’t-Tevrâti ve’l-İncîli ve’l-Kur’ân” [55] muâmelesinün rubhîyle  sûd-mend ve muhassel [merâm olub] “Ve ulâike humü’l-fâizûn” [56] tevfîkîyle muvaffak ve şâd-kâm-ı devâm-ı devletüm bekâsına duâ itmekde, mesâi‘i cemîle zuhûra getürüb, hidâmât-ı lâzimeye kıyâm gösteresün.Tahrîran fî evâ’il-i şehr-i şevvâl’il-mükerrem. Sene semânin ve semânîne ve sitte mietün. [57]   Be makâm-ı Konya.

 

Osman Ğazi Merhum, Nâme-i Merkûmun Cevâb-ı Bâ-Savâbını Virdûgîdür. [Cevâb-ı Osman Beg Be Sultan Aleaddin el-Selçukiye Koca Balyân Çavuşa terfîk kılınan Turgut Alp Gazi ile Teşekkür Arizasının Sûretidür]

Südde-i seniyye-i [hazret-i] hüdevendigâr [turabına] ebkâhullahu’l-meliki’l-bârî, turâbına arz-ı bende-i kadîmi budur ki, hâliyâ kıdvetü’l-eâ‘zım ve’l-a‘yân, Karaca [Koca] Balyân Çâvuş, zîde kadruhu kulları yedinden, bu cân-ı sipâr-bendelerüne tûğ-i subh-tirâz, mühr-i a‘lem-u tabl, hâne-i muhteşem ve hil‘at-ı şâhâne ve semend-i müsmend-i cündiyâne  (99a) ve sâz-u selb ve üçbinden ziyâde asliha-i mütenevvi‘adan cebehâne ve yüzbin dirhem nakdiyye mufassal ve meşrûh defter  ile gönderilüb, menşûr-i meşhûr, müstevcebi’l-hubûr, zer-nigârda dahi, Eskişehri hatte-i Bîd ve nevâhîsine zamm buyurüb, bir sancaklık yer olmak üzere tefvîz ve taklîd kılûb, beyne’l-akrân ser-firâz [serefrâz] ve mümtâz buyurulmuş. Hak sübhânehu ve teâlâ hazretleri, ol bürhân-ı emîre’l-mü’minîn, lâ zâle müeyyiden ve mansûren, cinâyet-i [Cenâb-ı] cemî‘i Selâtîni ehl-i İslâm [cihân] içre, ser-bülend kılûb, dâreynde makâm-ı refî‘i erzânî kılıvirmek üzere, sâye-i saadetlerün mefârîk-i einâmdan, ilâ yavmi’l-kıyâm dûr ve mehcûr itmeyüb, nice bizim gibi hâlis bendelerinün varlığı râhı şerîfleründe mebzûl olub, ol devletlû padişâhumuzun eksüklügün görmeyevüz, bi hürmeti seyyidi’l-mürselîn yâ rabbü’l-âlemîn, ve ba‘de’l-vusûl, bu diyârda olan bende-gân makbûl safâ-yi kalb ile sancâk-ı (99b) hümâyuna istikbâl idüb, ve begligîmüzü toylayûb, kemâl-i itâatla, fermân-ı kazâ ceryânda meşrûh olan, mevâddi a’lâ ruûsi’l-eşhâd kırâet olundukda, sem‘an ve tâ‘aten deyû, inkıyâd gösterüb, devâm-u devlet-i padişâhîye ittifâkımüz birle, duâ vü senâ kılınüb, gülbânklar çekildi ve ğuzzât-ı refî‘ud-derâcâtın, levâzimî in‘âm ve irsâl buyûrilan, takdiyye ve aslihadan tekmîl kılnüb, bi inâyetillâhi ve tevfîkihi, İznik nevâhisüne, cihâd-ı ekbere azm-u teveccüh kılındı. Umârım ki devletlû padişâhımızın, hüllide zilluhu hayr duâları, refîk-i tarîkımız olub, avn-i [hak] rehnumâ ve mu‘cizât-ı habîb-i hüdâ, turûk-i [tarîk-i] hüdâ olub, ervâh-ı enbiyâ karîn ve himmet-i evliyâ rehîn ve ashâb-ı kirâmın tarîka-i haseneleri şi‘âr ve fe‘âl-i tayyibeleri dîsârımız olub, a‘dâ-yı bed-rûz-i menkûb vaki‘ olalar, [adâ-i bed re’yi dîn menkûb ve mağlûb olalar], bi i‘nâyetillâhi teâlâ egerçi, Burûsa câniblerüne teveccüh ve ikdâm görünürdi. Lakin Yenişehrin zabtına İznik küffârı la‘anehumullâh mani‘ oldukları ecilden, huzûrumuzda olan erbâb-ı re’y müselmânlar  [anın] takdîmin (l00a) efdal görmegin mübâderet olundi ki, “Vemen-nasru illâ min indillâhi bâkî” [58] hâlât-i mezbûri, Çavuş kullarîyle gönderîlan Turgut Alp Ğazi bende-i kemîneden, tefehhus ve tevekkud buyuralar ki, ahbâr-ı hafiye ve etvâr-ı [celiye-i] habiyemize bi’l-cümle vâkıf olub, takrîrinden sonra, fermân [ Saadetlü] padişâh-ı âlem-penâhındür. [fî hams aşr-i Şevvâlü’l-mükerrem li sene semânin ve semânîne ve sitte mietün. (...bir kelime okunamadı ) mahalde. Osman Beg bin Ertuğrul kulları.] [59]

  



[1] Koyunoğlu şehir müzesi ve kütüphanesi Müdürü

[2] Yard.Doç.Fırat Ün.İlahiyat Fak.Öğretim Üyesi

[3] Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü, C. I, s. 295

[4] Mehmed Neşri, Neşri Tarihi, Hazırlayan: Mehmet Altay Köymen, Ankara, 1983, s. 55-57; Oktay Özel- Mehmet ÖZ, Söğüt’ten İstanbul’a- Osmanlı Devleti Üzerine Tartışmalar-, İstanbul, 2000, s. 253-255.

[5] Bkz. Mustafa Kafalı, “Osman Gazi’nin Ataları ve Ahilik” , Kuruluşunun 700. Yıl Dönümünde Bütün Yönleri ile Osmanlı Devleti, 2000, Konya, s. 17-21  

[6] Bkz. Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul, 1993, s. 49-301. 

[7] Bkz. İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. I, İstanbul, 1971, s. 4 ;

[8] Bkz. Ahmet Efe, Anadolu Selçuklu Sultanları, Konya, 2003.

[9] Bkz. Hoca Sadeddin Efendi, Münşeât ve Mükâtabât-ı Sultaniye, Koyunoğlu Kütüphanesi Demirbaş nr. 13435 (Bu el yazması Münşeât mecmuasının metin transkripsiyonu, Dr. Abdurrahman Daş’ın “Osmanlılarda Münşeât Geleneği, Haca Sadeddin Efendi’nin Hayatı, Eserleri ve Münşeâtı, Ankara, 2003 ” adlı doktora tezine ek olarak  verilmiştir.  ; Müstakil Yazma  Nüshası  için  Demirbaş nr. 13473

[10] Kur’an, 3/54.

[11] Kur’an, 6/160.

[12] Kur’an, 5/8.

[13] Kur’an, 16 / 65.

[14] Kur’an, 7/55.

[15] Kur’an, 3/173.

[16] Kur’an, 22/78.

[17] Kur’an, 9/111.

[18] Kur’an,

[19] Hoca Sadeddin Efendi, Münşeât ve Mükâtabât-ı Sultaniye,  Koyunoğlu Nüshası, varak 91a-100a

[20] Kur’an, 38/26.

[21] Kur’an, 2/34., 7/11., 17/61., 20/16.

[22] Kur’an, 2/31.

[23] Bu kelime, berat kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılmıştır.

[24] Kur’an, 7/128.

* [Sultan Aleaddin Selçukî Be Osman Şah İbni Ertuğrul Hazretlerine Sancak ve Vilayet Virdükde Beratının Suretidür.] Bu Berat’a Osman Bey’in verdiğ cevap, Münşeât ve Mükâtabât-ı Sultaniye’de bulunan metinle karşılaştırılması yapılmış, farklı yerleri köşeli parantez içerisinde gösterilmiştir. Bkz. Müstakil yazma nüshası için Koyunoğlu ktp. D. No: 13473 / 4 

[25] Kur’an, 43/32. âyette geçen ba’duhum ” ibaresi metinde ba’dukum  olarak hatalı geçmektedir. Kur’an, 6/165 . âyet  ve “rafaa ba’dekum fevka ba’din derecâtin” şeklindedir. Burada “ rafaa” kelimesinin sonundaki zamir âyet metnindeki ile uyuşmamaktadır.

[26] Kur’an, 14/7.

[27] Bu kelimenin sonundaki     zamir fazladan yazılmıştır.

[28] Kur’an,

[29] Koyunoğlu kütüphanesinde müstakil el yazması nüshasında “icrâ”  yazılı iken, bu münşeâtta ise “âherî” olarak yazılmıştır.

[30] Kur’an, 3/110.

[31] Hadis kaynaklarında hadis metni olarak  bulunamadı.

[32] Kur’an, 28 / 77

[33] Kur’an, 16/18, 14/34.

[34] Hadis kaynaklarında hadis metni olarak  bulunamadı.

 

[35] Kur’an, 9/29. metindeki      ve’l-yevmi ”    ibaresinin    bi’l yevmi       olması gerekir.

[36] Kur’an, 8/65.

[37] Kur’an, 3/54.

[38] Kur’an, 2/216.

[39] Kur’an, 33/16

[40] Kur’an, 4/95.

[41] Kur’an, 4/96.

[42] Kur’an, 6/160.

[43] Kur’an, 5/8.

[44] Hadis kaynaklarında hadis metni olarak  bulunamadı.

 

[45] Kur’an, 2/179.

[46] Kur’an, 6/152, 17/34.

[47] Kur’an, 16 / 65.

[48] Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” Anlamına gelen hadis metnidir.

[49] Kur’an, 3/169.

[50] Kur’an, 22/78.

[51] Hadis kaynaklarında hadis metni olarak  bulunamadı.

[52] Kur’an, 7/55.

[53] Kur’an, 3/173.

[54] Kur’an, 22/78.

[55] Kur’an, 9/111.

[56] Kur’an,

[57] H.688 tarihi M.1289 yılına denk gelmektedir. Koyunoğlu nüshasında“Be makâm-ı Konya ” ibaresi bulunmamaktadır. Koyunoğlu kütüphanesindeki müstakil nüshada bulunup, Münşeât ve Mükâtabât-ı Sultaniye mecmuasında yer almaya  kelime ya da ibareler [  ] köşeli parentez içerisinde gösterilmiştir.

[58] Kur’an, 3/126., 8/10.

[59] Bu risâlede yer alan bir başka başlıkta “Pend-nâme-i Hazret-i Azmi Kuddise Sırrehu     {  ibaresinin altında H. 1298 ? 1880 M. tarihi yazılı olup, kullanılan yazı türü ve mürekkebi yukarıdaki metinlerde yazılanlarla benzerliği bulunmaktadır. Osman Gazinin vermiş olduğu bu cevabi mektubda yer alan fazla kelimeler yine yukarıdaki gibi köşeli parantez içerisinde gösterilmiştir.